Bizimle iletişim kur

Köşe Yazıları

2022 Yılının En İyi Filmleri

Yayınlandı

on

Pandemi sonrası 2022 yılı sinema için bereketli bir yıl oldu. Birbirinden güzel filmler özellikle de yılın son aylarında ardı ardına gösterime girdi. Daha pek çok iyi film de önümüzdeki haftalarda ya da ocak ayının ilk haftalarında hem ülkemizde hem de dünyada vizyona girecek.

Bu sene o kadar çok film izledim ki listeyi oluştururken hangi filmleri seçeceğim konusunda baya zorlandım. O yüzden, 20 filmlik geniş bir liste yapmaya karar verdim. Fakat bu listede benim beğenmediğim; ancak genel olarak beğenilen bazı filmlere yer vermedim. Örneğin Park Chan-wook imzalı “Decision to Leave” ve bu senenin en çok konuşulan işlerinden biri olan “Everything Everywhere All at Once” filmleri listede yer almadı. Her iki filmin de iyi filmler olduğu zaten hem seyircilerden hem de eleştirmenlerden aldıkları geri dönüşlerden az çok anlaşılıyor. Fakat ben her iki filmin de gereğinden çok abartıldığını düşünen taraftayım.

Öyle ya da böyle bir yılın daha sonuna geldik. Umarım her yıl bu şekilde sinema açısından verimli ve sevimli geçer.

20) Prey (yön. Dan Trachtenberg) 7/10

Aksiyon türünde artık bir klasik kabul edilen Predator (1987) filminin ardından pek çok devam filmi izledik( gerçi “Prey” bir sequel değil, öncesini anlatan bir prequel). “predator” filminden sonra izlediklerim arasında benim en beğendiğim ise Danny Glover’ın başrolünde yer aldığı Predator 2 (1990) filmi. Diğer filmleri beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Hele ki “Alien”larla çekilen iki filmden bahsetmek bile istemiyorum. Bu anlamda, “Predator” cephesinde artık yeni bir şey yok derken Trachtenberg imdadımıza yetişti ve eli yüzü düzgün bir “Predator” filmi çekmeyi başardı.

19) Triangle of Sadness (yön. Ruben Östlund) 7/10

Ruben Östlund’un son üç filminde neredeyse aynı kuralları uygulayıp jüriden yine aynı sonuçları alması nereden bakarsanız bakın büyük bir şans gerçekten. Bu filmiyle Cannes Film Festivalinde büyük ödüle uzanması ise gerçekten şaşırtıcı. Filmi bu kadar yerdikten sonra neden en iyiler listesine aldın o zaman diyeceksiniz. Filmi listeye aldım; çünkü ” Triangle of Sadness “, özellikle ikinci bölümündeki komedisiyle oldukça kaliteli bir film. Ancak büyük ödülü alacak kadar iyi mi orası kesinlikle tartışmalı.

18) Sr. (yön. Chris Smith) 7,5/10

Robert Downey Jr.’nin babası Robert Downey Sr.’nin zamanında birbirinden ilginç filmlere imza atan bir sinema sevdalısı olduğunu biliyor muydunuz? Hatta çektiği filmlerin birinde annesiyle evlenen genç bir adamı anlatmış. Bu filminden sonra annesi ile arası bir süreliğine bozulmuş. Ancak Jr.’nin yalnızca sinema sevdasını değil babasından bazı kötü huylarını da devraldığını bu hüzünlü ve eğlenceli belgesel filmde öğrenmiş oluyoruz.

17) Apollo 10 1/2 A Space Age Childhood (yön. Richard Linklater) 7,5/10

Zamanımızın en renkli ve yetenekli yönetmenlerinden biri olan Richard Linklater, bu filmiyle 60’lar Amerika’sına muhteşem göndermelerde bulunuyor. Ay’a gerçekleştirilecek olan yolculuğu arka planına alan film, NASA’nın etrafında muhteşem bir çocuk olma hikayesi de anlatıyor. Linklater’ın vazgeçilmez oyuncularından biri olan Jack Black’in de sesiyle renk kattığı film, tam bir “boomer” filmi. Fakat o dönemi merak edenlerin de bu filmden fazlasıyla zevk alacağına eminim.

16) RRR (yön. S. S. Rajamouli) 7,5/10

Normalde Hindistan yapımı filmlerin imdb puanlarına pek güven olmuyor. Çektikleri pek çok film aldıkları puan değerlendirildiğinde neredeyse başyapıt düzeyinde. Ancak çektikleri her filmin bu denli iyi olması elbette ki mümkün değil. Bu yıl izlediğimiz ” RRR ” ise kesinlikle aldığı puanı sonuna kadar hak eden epik bir film. Konu itibarıyla oldukça klişe olan ” RRR “, aksiyon sahneleri ve sinematografisiyle gerçek anlamda göz dolduruyor.

15) Thirteen Lives (yön. Ron Howard) 7,5/10

2018 yazına damgasını vuran haber Tayland’dan gelmişti. 12 çocuğun yanlarında koçlarıyla birlikte aniden bastıran yağmur sonucu girdikleri bir mağarada mahsur kaldığı haberi tüm dünyada gündemi bir anda işgal etmişti. O zamanlar askerde olduğum için detaylara pek hakim değildim ve nasıl olur da böylesi bir zamanda bu çocuklara günlerdir ulaşılamıyor pek anlam verememiştim. Detaylarını sonradan öğrenmiş olsam da kurtarma operasyonunun nasıl gerçekleştiğini tam anlamıyla öğrenmek bu filme nasipmiş. Ron Howard, bir belgeselci havasında doksanlarda küçükken izlemekten hoşlandığım türden müthiş bir kahramanlık hikayesi anlatmış.

14) Bullet Train (yön. David Leitch) 7,5/10

Brad Pitt, yaşlandıkça oyunculuğuna değer katan aktörlerden biri. Son zamanlarda yer aldığı her bir filme (başrolde olsun ya da olmasın) farklı tiplemeleriyle müthiş katkıda bulunuyor. “Bullet Train” filminin başarısında onun payı çok fazla. Filmin düşmek bilmeyen temposu, başta Brad Pitt olmak üzere filmde kısa da olsa yer alan her bir oyuncunun komediden kaçınmayan güçlü performanslarına çok şey borçlu. “Bullet Train” kesinlikle bu senenin en iyi aksiyon komedi filmi.

13) Hustle (yön. Jeremiah Zagar) 7,5/10

Bu tarz filmleri özlemişiz. Olabildiğince klişe ama işin içinde basketbol ve Adam Sandler da olunca bu filmi beğenmemek mümkün değil. Zaten Adam Sandler istediği zaman sahip olduğu enerjisiyle yer aldığı filmi bir üst seviyeye çıkarabilen bir oyuncu. Sahip olduğu yeteneğini yıllarca kalitesiz komedilerle harcamış olması ise çok üzücü. Filmde gerçek basketbol efsanelerine yer verilmesi de filmin bir diğer artısı olmuş. Özellikle Boban Marjanovic üzerinden yapılan espriler tek kelimeyle harikaydı.

12) Avatar the Way of Water (yön. James Cameron) 7,5/10

Bu yılın en çok beklenen filmini tam 13 sene sonra izleyebildik. Çok şükür ki korkulan olmadı ve James Cameron yine harikulade bir filmle karşımıza çıktı. Fakat ben ikinci filmin, bir miktar ilk filmin gerisinde kaldığını düşünüyorum. İkinci filmde de yine muhteşem bir görsellik (özellikle tulkun’ların avlandığı sahne) önümüze sunulmuş; ancak filmin villian (kötü karakter) seçimi bence yanlış olmuş ve filmi tekrara düşürmüş. Kendine has motivasyonları olan yeni bir baş kötü karakter filme eklenebilir ve bu basit hamle ile film bambaşka bir yere ulaşabilirdi.

11) The Batman (yön. Matt Reeves) 7,5/10

Robert Pattinson’dan Batman olmaz dediler, oldu. Christopher Nolan’ın batman üçlemesinin ardından iyi bir Batman filmi çekilemez dediler, Matt Reeves bu önyargıyı da yıktı. Elbette ki bu yıl izlediğimiz “the batman” filmi, the Dark Knight (2008) gibi bir filmle kıyaslanamaz ancak kara filmleri (film-noir) andıran karanlık atmosferi ve polisiye hikayelerden esinlenen kurgusu ile bu yılın en iyi filmlerinden bir olabildi. Hatta bu haliyle devam filmlerinin nasıl olacağı konusunda da izleyicilerde büyük bir merak ve heyecan uyandırmayı başardı.

10) The Northman (yön. Robert Eggers) 8/10

Robert Eggers, the Witch (2015) ve the Lighthouse (2019) gibi kalburüstü iki filmin ardından bu sefer 10. yüzyıldan bir Viking hikayesi anlatıyor. Film, Hamlet (zaten baş karakteri ismi de Amleth) benzeri bir intikam hikayesi gibi başlayıp sonlara doğru Oidipus Kompleksine göz kırpıyor. Özellikle, intikam için yollara düşen Prens Amleth’in annesi ile karşılaştığı sahnede Robert Eggers, bildiğimiz tüm klişeleri tek bir sahnede silip atmaya çalışıyor. Gerçi film klişelere bağlı kalsa bile tek başına sinematografisi ile bu yılın en iyilerinden biri olmayı hak ediyor.

9) Tar (yön. Todd Field) 8/10

Todd Field uzun bir aranın ardından üçüncü filmiyle tekrar yönetmenlik koltuğuna oturdu. Bu filmle birlikte çektiği üç film arasında benim için hala en iyisi In the Bedroom (2001) filmi olsa da “Tar” filminin de uzun süresi ve düşük temposuna rağmen oldukça gösterişli bir film olduğunu söylemek zorundayım. Özellikle Cate Blanchett’in olağanüstü performansıyla filmi tek kişilik bir şova dönüştürdüğünü de söylemem gerek. Bu performansın ardından Blanchett’in üçüncü Oscar’ına da uzanması hiç şaşırtıcı olmaz.

8) Licorice Pizza (yön. Paul Thomas Anderson) 8/10

“Licorice Pizza”nın imdb sayfasında 2021 yılı yazması sizi yanıltmasın. Film, 2021 yılının son haftasında Amerika ve İngiltere başta olmak üzere birkaç ülkede vizyona girmiş olmasına rağmen ülkemizde ve diğer pek çok ülkede 2022 yılının ilk haftalarında vizyona girmişti. Bu yüzden filmin bu yılki listelerde yer almasında bence bir sakınca yok. 1970’lerin Amerika’sına hoş ve eğlenceli bir yolculuğa çıkan “Licorice Pizza”, aşka olan naif bakış açısıyla bu yılın en güzel “kendini iyi hisset” filmlerinden biri olmayı başardı.

7) The Fabelmans (yön. Steven Spielberg) 8/10

Ne çekerse çeksin onu harika bir noktaya taşıyabilen bir yönetmen varsa o da Steven Spielberg’tür. Kendisi müzikal de çekse izletebilir sıkıcı olabileceğini düşündüğünüz kendi hayat hikayesini de beyaz perdeye aktarsa yine hayranlık uyandırabilir. Uzun zamandır aklında olduğunu bildiğimiz ama ailesini incitmemek adına çekmeyi ertelediği otobiyografik unsurlar içeren “the Fabelmans” filmini bu sene nihayet izleyebildik. Başlarda sıkıcı olabileceğini düşündüğüm ama ufak bir dokunuşla heyecan verici bir noktaya taşınan film, sonundaki John Ford (David Lynch tarafından canlandırılmıştır) sahnesiyle de muhteşem bir final yapıyor.

6) The Banshees of Inisherin (yön. Martin Mcdonagh) 8/10

Yazar kimliği ile bilinen Martin Mcdonagh’ın sinemaya girişi muhteşem bir filmle olmuştu. In Bruges (2008) filmiyle harika bir kara komediye imza atan Mcdonagh, ardından çektiği Seven Psychopaths (2012) filmiyle bir miktar hayal kırıklığı yaratsa da Three Billboards Outside Ebbing, Missouri (2017) ile modern zaman şaheserlerinden birine imza atacaktı. Bu filmin ardından çekeceği filmini de büyük bir merakla bekliyorduk. Colin Farrell ve Brendan Gleeson ikilisinin tekrar bir araya geldiği bu yeni filmde Mcdonagh, İrlanda İç Savaşı’nı da arka planına alıp hatta bazı metaforlarla da doğrudan iç savaşa göndermelerde bulunarak yine harika bir kara komediye imza atmış. Yazarlığının da verdiği yetenekle orijinal karakterler yaratmak konusunda eline su dökülmeyen Mcdonagh, bu filminde de Colin Farrell’ın ustalıkla canlandırdığı Pádraic isminde harikulade bir film karakteri yaratmayı başarmış.

5) Im Westen Nichts Neues (yön. Edward Berger) 8/10

Erich Maria Remarque’ın 1929 tarihli ve edebiyat dünyasında bir başyapıt olarak kabul edilen aynı adlı romanından uyarlanan “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” filmi, sanırım ilk defa almanlar tarafından sinemaya aktarıldı. Daha önce ilki 1930 ikincisi de 1979 olmak üzere iki defa Amerikalılar (ikincisinde İngilizlerin de desteği var) tarafından sinemaya ve televizyona uyarlanan bu roman, bence oldukça geç kalınmış bir şekilde nihayet almanlar tarafından da sinemaya uyarlandı. Ancak çok ilginçtir ki en azından dramatik anlamda bu film 1930 yılında çekilen klasiğin yanına yaklaşamamış. Sanırım o filme tamamen benzememek için farklı bir yol izlemek istemişler ve kitapta da yer alan pek çok muhteşem sahne bu filmde kendine yer bulamamış. Yine de ” Im Westen Nichts Neues “, savaşın korkunçluğunu ve anlamsızlığını Paul ismindeki bir gencin gözlerinden duygusal bir dille anlatmayı başarıyor.

4) Guillermo Del Toro’s Pinocchio (yön. Guillermo Del Toro ve Mark Gustafson) 8/10

Guillermo Del Toro’yu az çok tanıyanlar onun tam bir sinema aşığı olduğunu bilirler. Onun röportajlarını izlediğinizde sinemadan bahsederken ki heyecanı gerçekten görülmeye değerdir. Pinokyo’yu tekrardan beyaz perdeye aktaracağını duyduğumda muhteşem bir film izleyeceğimi biliyordum. the Devil’s Backbone (2001) gibi eski filmlerinden esinlenerek yarattığı bu yeni Pinokyo, hem hüzünlü hem de eğlenceli olmayı başarıyor. Bir kalbi olmamasına rağmen Pinokyo’nun o boşlukta taşıdığı ve beslediği duygular, etrafındaki herkese yetecek kadar derin ve değerli.

3) Kurak Günler (yön. Emin Alper) 8,5/10

Listede bir Türk filminin de yer almasını çok istiyordum. Neyse ki bu sene oldukça iyi bir Türk filmi izleyebildik. Nuri Bilge Ceylan tarzından uzak (özellikle genç Türk yönetmenler ne yazık ki bu tarza son zamanlarda çok takılı kaldılar) kendine ait harika filmler üretebilen usta bir senarist ve yönetmen olan Emin Alper, kurak günler filmiyle bizi Anadolu’nun obruk misali açılıp kapanmayan yaralarını görmeye davet ediyor. Yankılar kasabasına atanan genç savcı emre, kendisini içinden çıkılması zor bir siyasi çekişmenin ve zorbalığın içinde bulacaktır. Keşke bu tarz daha çok Türk filmi izleyebilsek. Halbuki bu topraklarda o kadar çok anlatılmayı bekleyen hikaye var ki.

2) Aftersun (yön. Charlotte Wells) 8,5/10

Her sene olduğu gibi bu sene de pek çok festival filmi (art house) izleme imkanı bulduk. İçlerinden, ünlü İranlı yönetmen Cafer Penahi’nin oğlu Panah Panahi’nin ilk uzun metraj filmi olan Hit the Road ve Audrey Diwan’ın 1960’lar Fransa’sında genç bir kadının kürtaj yasağı yüzünden başına gelenlerin anlatıldığı Happening filmleri bence övüldükleri kadar başarılı değillerdi. Ancak Charlotte Wells’ın ilk uzun metraj işi olan “Aftersun” filmi, baba-kız hikayesi üzerinden belki de oldukça kişisel bir konuyu estetik ve hüzünlü bir dille anlatarak bu yılın en iyi filmlerinden bir olmayı başarıyor.

1) Top Gun Maverick (yön. Joseph Kosinski) 8,5/10

Aksiyon sineması uzun zamandır büyük bir dar boğaza girmiş durumda. 80’li ve 90’lı yıllarda özellikle de uzak doğu sinemasının da katkıları ile altın yıllarını yaşayan aksiyon sineması, günümüzde artık birbirinin aynısı konuların arasında sıkışmış bir halde. Ancak bir isim var ki aksiyon sinemasını neredeyse tek başına sırtlamayı başarıyor. Bu isim hepinizin bildiği üzere Tom Cruise’dan başkası değil. Aksiyon sahnelerinde dublör kullanmaması, her filminde aksiyon sınırlarını daha da zorlayışı ve bitmek bilmeyen enerjisi ile Tom Cruise eski zamanlardan kalma tam bir film yıldızı. “Top Gun Maverick” filmi de “artık böyle filmler yapmıyorlar” diyebileceğimiz türden muhteşem bir aksiyon fırtınası. Sinema salonlarında izlemekten gurur duyacağınız türden ve sinemanın o eski şaşalı günlerini hatırlatan harika bir film.

Köşe Yazıları

Yeni Yayına Giren Piyasa Dizisi, Kızılcık Şerbeti’ne Rakip Mi Oluyor?

Yayınlandı

on

Yazan

Son dönemin dikkat çeken dizilerinden biri olan “Piyasa,” Kanal D ekranlarında yayın hayatına başladı. Dizi, özellikle toplumsal sınıf farklarını, zenginlik ve statü mücadelesini konu almasıyla izleyicilerin ilgisini çekti. Bu yönüyle Show TV’nin sevilen yapımı “Kızılcık Şerbeti” ile benzerlik taşıdığı konuşuluyor. Peki, gerçekten de “Piyasa” dizisi, “Kızılcık Şerbeti”nin izinden mi gidiyor?

Öncelikle “Kızılcık Şerbeti,” iki farklı dünya görüşüne sahip ailelerin çocuklarının evliliği üzerinden başlayan bir toplumsal çatışma hikâyesi sunuyor. Muhafazakâr ve seküler yaşam tarzları arasındaki farkları, karakterlerin gelişimiyle derinleştiren dizi, Türkiye’nin güncel sosyal dinamiklerini işleyerek büyük yankı uyandırdı.

“Piyasa” ise, ağırlıklı olarak modern şehir yaşamındaki statü savaşlarına ve lüks hayatın perde arkasındaki entrikalara odaklanıyor. Karakterlerin zenginlik ve güç uğruna verdiği mücadele, sosyal medyanın ve günümüz trendlerinin etkisiyle şekilleniyor. Bu açıdan bakıldığında “Piyasa,” “Kızılcık Şerbeti”nin aileler arası kültürel çatışma temasından ziyade bireysel hırs ve sosyal statü üzerine kurulu bir hikâye sunuyor.

Bununla birlikte, her iki dizi de toplumsal farklılıkları ve sosyal çatışmaları dramatik bir dille ele alıyor. İzleyicinin kendi hayatından izler bulabileceği karakterler ve olay örgüsü, bu yapımların ortak noktalarından biri. Ancak “Kızılcık Şerbeti” daha çok aile ilişkileri ve kültürel farklılıklara odaklanırken, “Piyasa” bireysel başarı, sosyal statü ve rekabet ekseninde ilerliyor.

Sonuç olarak, “Piyasa” ve “Kızılcık Şerbeti” belirli yönleriyle benzerlik taşısa da, işledikleri konular açısından farklı çizgilerde ilerliyor. “Kızılcık Şerbeti” aile içi dinamikleri ve toplumsal değer çatışmalarını merkezine alırken, “Piyasa” modern dünyada bireysel hırsların ve sosyal statünün öne çıktığı bir hikâye sunuyor. Hangisinin izleyiciler üzerinde daha büyük etki yapacağı ise, zaman gösterecek.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Selena Gomez’in Yeni Şarkısı “Sunset Blvd”ın Önemi Nedir?

Yayınlandı

on

Yazan

Selena Gomez ve nişanlısı Benny Blanco, 14 Mart 2025’te “Sunset Blvd” adlı yeni şarkılarını yayımladılar. Bu parça, 21 Mart’ta çıkacak olan ortak albümleri “I Said I Love You First”ün bir parçası. Şarkı, çiftin Los Angeles’taki Sunset Boulevard’da gerçekleşen ilk buluşmalarını anlatıyor ve bu nedenle özel bir anlam taşıyor.

Gomez, Instagram’da paylaştığı gönderide, “İlk buluşmamız Sunset Blvd’daydı ve bu aynı zamanda birlikte yaptığımız bir sonraki şarkının da adı.” diyerek şarkının önemini vurguladı.

Retro tarzda çekilen müzik videosu, Petra Collins tarafından yönetildi ve çiftin arasındaki güçlü kimyayı yansıtıyor.

Şarkının sözleri, ilk buluşmalarındaki çekimi ve tutkuyu ifade ediyor:

“Sadece ona dokunmak istiyorum, dokunmak / Patlamamak için elinden geleni yap / Ver bana, ver bana, ne kadar seviyorum senin büyük, büyük kalbini.”

“Sunset Blvd”, çiftin aşk hikâyesinin başlangıcını anlatan samimi bir parça olarak dikkat çekiyor.

Videoyu aşağıdaki linke tıklayarak izleyebilirsiniz:

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Son Bir Nefes – Last Breath Film Yorumları! Film İzlenir mi?

Son Bir Nefes filmi eğer klostrofobiniz varsa ve okyanusun metrelerce altındaki karanlık atmosfer sizi rahatsız ediyorsa uzak durmanız gereken bir film. Peki “ben bunlara takılmam” derseniz sizi nasıl bir film beklediğini merak ediyorsanız buyrun spoilersız detaylara. Son Bir Nefes filmi izlemeye değer bir film mi? Cevap : Evet! Peki neden?

Yayınlandı

on

Yazan

Gerçek bir hikâyeye dayanan Son Bir Nefes – Last Breath filmi bu tarz trajedi yaşanan olayların anlatıldığı benzerlerine göre daha iyi bir performansa sahip. Bu başarıyı da oyuncuların iyi yönetilmesi ve yönetmenin bazı sahnelerdeki küçük dokunuşları ve atmosferik müzikleri sağlıyor.

Kariyerine dublör olarak başlayan Simu Liu Marvel Sinematik evreninde Shang-Chi olarak karşımıza çıktıktan sonra Barbie gibi çok izlenmiş bir projede de yer almış olsa da bu filmde oyunculuğunu da konuşturuyor. Dave Yuasa rolünde karşımıza çıkan oyuncu Dave’in işine odaklı sert mizaçlı karakterini mimikleri, konuşması ve tavrı ile iyi yansıtıyor.

Filmin yönetmeni 2019 yılında büyük yankı uyandıran aynı isimli belgeselin de yönetmeni olan Alex Parkinson. baş rollerde ayrıca Woody Harrelson ve Finn Cole da dikkat çekiyor.

Dikkat Nefesinizi Tutup İzleyebilirsiniz

Film müzikleri ve görselliği ile sizi içine alıyor ve hatta bir ara nefesinizi tuttuğunuzu bile fark edebiliyorsunuz.

Yönetmenin bir başarısı da son 15 dakikaya girerken izleyeceğiniz gemideki herkesi sırayla göreceğiniz sahnedeki duyguyu beyazperdeye iyi yansıtması oluyor.

Denizin yüzlerce metre altında mahsur kalan bir dalgıçın gerçek hikayesinin anlatıldığı filmde belki de daha önce hiç bilmediğiniz bir ilginç detayı da filmin bitimindeki açıklama yazılarında öğreneceksiniz.

Bu filmin benzerlerinden yine gerçek bir hikayenin beyazperdeye aktarıldığı Deepwater Horizon filminini hatırladığımda bu filmi ona göre daha başarılı bulduğumu söylemeliyim. Bu tarz gerçek hayat trajedilerinin en bıçak sırtı yanı da şu : eğer yönetmen olayı film gibi anlatmayı başarmazsa baş rolde Mark Wahlberg de olsa belgesel havasından kurtulup filme dönüşemiyor. aksiyonu, çekim kalitesi, bütçesi ne kadar iyi olursa olsun anlatım belgesel ile film aarsında bir yerde kalıyor. Gelelim Son Bir Nefes – Last Breath filmi ile ilgili son söze.

Hafta sonunda izlemeye değer filmlerin başında gelen Son Bir Nefes – Last Breath filmini kaçırmayın.

İzleyeceklere Şimdiden İyi Seyirler.

Takip Edin 👉🏻 Tolga Yiğit

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Bridget Jones Onun İçin Çıldırıyor Film Yorumları ! Kimler İzlemeli?

Yayınlandı

on

Yazan

Bridget Jones hayranları için serinin dördüncü filmi ilk film olan Bridget Jones’un Günlüğünden 24 yıl sonra geldi ve Bridget Jones yeniden günlük tutmaya başladı.

Özellikle “Bridget Jones Onun İçin Çıldırıyor” filminin ilk 10 dakikasında hem arkadaşlarının hem de ölmeden önce babasının kendisine tutması için verdiği öğütleri görünce filmin çok klişe bir başlangıç yaptığını ve umut bağlanamayacak bir yapım olacağını düşündürmüştü. Ardından gelen İngiliz Biscolata erkeğinin dahil olduğu bölümle birlikte klişeler devam edecek diye düşünürken film aslında o süreçte bambaşka bir havaya bürünerek yükseliş evresine geçti.

Bridget Jones Filmi Klişe mi?

Özellikle hem sizi ağlatan hem de hemen ardından güldüren ya da tam tersinin yaşandığı sahneleri ile Bridget Jones Onun İçin Çıldırıyor filmi ilk filmde izlediğimiz hikayenin kimyasına yakın bir film izletiyor. Tabii ki söylemeye gerek yok hem afişte hem de fragmanlardan anlayacağınız gibi Bridget Jones Onun İçin Çıldırıyor filminde Bridget Jones yine iki erkek arasında seçim yapma süreci ile karşımıza çıkıyor.

Bridget Jones Onun İçin Çıldırıyor Filminin Artıları

Filmin artıları Hugh Grant’in Daniel Cleaver performansı, Bridget Jones’un Nico Parker’ın canlandırdığı çocuk bakıcısı Chloe ile kendince çekişmesi ve ilk filme yapılan tatlı göndermeleri.

Baba Oğul Dramaları Yaşanan Bridget Jones Filmi?

Filmde aslında Bridget Jones’un hikayesine ek olarak iki farklı baba-oğul dramı da güzel bir şekilde işlenmiş.

Bridget Jones Onun İçin Çıldırıyor filmini Kimler İzlemeli?

14 Şubat sevgililer Günü’nde vizyona girecek olan Bridget Jones Onun İçin Çıldırıyor filmi hem sevgililerin, hem orta yaş bunalımı yaşayanların, babasıyla sorunu ya da özlemi olan kişilerin ya da eşini kaybetmiş-ayrılmış çocuklu ebeveynlerin izlemesi gereken bir film. Ve izledikten sonra da keyif alacaklarını düşündüğüm bir film var karşımızda. Tabii ki ilk film seviyesinde değil biraz gerisinde ama yine de Bridget Jones’un geri dönüş filminin keyifli ve iyi bir film olduğunu söylemek gerekiyor.

İzleyeceklere Şimdiden İyi Seyirler

Tolga Yiğit

Devamını Okuyun

En Çok Okunanlar